31 Temmuz 2010 Cumartesi

'All Hail to the Satoshi!'

Senesini hatırlamıyorum...Komşunun evindeyiz, ATV'de şöyle bir reklam dönüyor; 'Çocuklar! Dünyayı kasıp kavuran Pokémon fırtınası ATV'ye geliyor!' Tam televizyonun önündeyim, çökmüşüm yere "Hssktr" bakışı atıyorum. Biliyorum bu şey benim hayatımı tamamen değiştirecek. Neyse, gerisini biliyorsunuz... Bir çoğumuz(Dalga mı geçiyorum! Hepimiz ulan hepimiz) tvde pokémon yayınlandıktan sonra, onunla yatar kalkar oluvermişti. Tasosuydu kartıydı, bir garip fenomen olmuştu ülkemizde. Hatta sahip olamadığım pokémon kartı hala içimde bir uktedir. Biri bir gün gelip; "Al lan! Al sana o pokémon kartı. Bu muydu bu kadar ağladığın" dese, yemin ediyorum ona pek çok(?) muameleyi yaparım yani. Gözümde pek ulu bir şahsa dönüşür öyle diyeyim. Ya da takas da yapabiliriz, elimde çok güzel bir kart var, ona göre!(Bu arada, eğer arkadaşlarınızla Pokémon TCG oynamadıysanız, koca bir eğlenceyi kaçırdınız. Biliyorum, gücü yetmeyenler için lüks bir oyundu, aynı Gameboy oyunları gibi)
Yan sokakta, vaktini pokémon kartları biriktirmek ile geçiren ve süperkulade bir koleksiyona sahip olan komşularım sayesinde pokémon oyunları ile tanıştım ve o esnada, elbette animeyi de takip ediyorum netten falan, kopmamışım. Millet; "Ash'e ne oldu lan? Usta oldu mu? Çarizort söz dinliyor mu artık?" diye hala merak ederken ben, Ash'in Charizard ile Articuno'ya karşı verdiği mücadeleyi izlemişim, hakkında inceleme yazıyorum ki, edindiğim yeni ortamda şeklim olsun, bölümü izleyemeyenler sayemde bölümün resimleri ile izlemiş kadar olsun, yazdıklarımla akıllarında canlandırabilsinler. Halbuki yarısı sıkmaca idi, Japonca idi bölüm. Nereden anlayayım o zaman, anime de izlemiyorum tek tük duyarak çevireyim... Neyse gel zaman git zaman, lise okuyorum artık, Ash Sinnoh'a(Ash'in katılacağı 4. Pokémon Ligi'nde, giriş için gerekli olan nişanların edinilebildiği bölgedir) gitmiş yepyeni pokémonlarla tanışmış inek, baktım olmuyor, kesmiyor... Bıraktım. Bırakmak o bırakmak ama! Anime izliyorum artık, LEVEL UP olmuşum! Aslında derinde bir yerde pokémona çok şey borçluyum, öyle hissediyorum sanırım, çünkü bugün olduğum yerde çok emeği vardır onun. Yani izlemiş olmamın. Pokémona insan muamelesi yapmak hayli korkutucu biliyorum... Sizler de biliyorsunuz ki pokémon, ülkemizde ve dünyada çeşitli sebeplerden dolayı yayından kaldırıldı. Bunda James'in memelerini avuçlamasının da payı var, Ash'in virüs olup çocukları komalık etmesinin de(!)...  Bu iki bölümün dışında yasaklanan bir iki bölüm daha vardır ama onlar Amerikalıların kuruntularından başka bir şey değildir kanımca. Sadece "Electric Soldier Porygon" hakkında bir şey söylemek isterim: Bir televizyonculuk rezaletidir, sadece animasyonla sorumlu kişilere bok atmamak lazım, yapılan ihmal, sayısız çocuğu hastahanelik etmiştir...
Pokémon'un bir hastalık olduğunu, pek çokları gibi ben de kabul ediyorum. Bunu nasıl mı kanıtlarım? Kolay! İşte size tazecik bir örnek: Geçen günlerin birinde, benim gibi pokémon hastalığı geçirmiş bir sanal arkadaşım; "Hey hey! Bak ne diycem" dedi ve beni benden aldı bir anda. Pokémon bir kanalda Türkçe olarak yayınlanıyordu ve yayınlanan bölümler oldukça yeniydi! Şok geçirdim başta, kötü oldum. "Pikaçu~u!" diye çığlığı basıp kendini camdan atan, canını oracıkta veren çocuk geldi aklıma, 1 dakikalık saygı duruşuna geçtim. O da neydi öyle! Nasıl olurdu bu! Hangi kanaldı! Tüm soruların cevaplarını aldım ama kafamdaki soru işaretleri hala oldukları yerden bana bakıyorlardı. Yine de sorun değildi çünkü tüm heyecanımı, o açlığı bastıracak gelişme, arkadaşım tarafında açığa çıkmıştı: Yayınlanan bölümleri ripleyen bir insancık vardı ve o bölümleri biz de Türkçe izleyebilecektik. "Çüş" idik, "Oha" idik o an. Ve akabinde öyle de oldu. Kursu ektiğim bir çok sabah, oturdum bilgisayarın karşısına(aslında DVDye çekip, tvde de izlenebilir... bu aklıma gelmemişti. Seni gidi hınzır seni), yaptım kahvaltımı, hüplettim çayımdan ve efsane resmen geri döndü! Dublaj çok ucuzdu, kadife sesli "Narrator Amca" bile değişmişti, gündüzleri esrar çeken bir adam haline gelmişti resmen ya da benim gözümde öyle canlanmıştı işte. Ama yine de Türkçeydi bölümler, yaşasındı, yuppiydi... Peki nereye mi bağlayacağım bunu? Yirmi(22) yaşında adama, hala pokémon izlettirebilen fenomenin arkasındaki beyin, Tajiri Satoshi'ye tabii ki! Adam bir canavar. Yani projesine bu kadar inanıp sonra da hayalini gerçeğe dönüştüren bir deha, elbette
övgüyü hak ediyor. Her ne kadar İmam'ın hoşlanmadığı bir iş yapmış olsa da bence herif bir dahi ve henüz potansiyelini tam olarak kullanmıyor! Neden mi? Yüzlerce pokémonu uydurduktan sonra, oyunlar, filmler, diziler(anime vs.) ve bilumum gereksiz şeyler yaratıp sonra durmak bence sadece her hangi bir insanın yapacağı türden bir şeydir. Bence Satoshi, sen öyle değilsin! Sen yapabilirsin! Neyi mi? Elbette "Uluslararası Pokémon Tarikatı'nı", neyi olacak! Nasıl olacak izah edeyim kısaca: Abi(Tajiri Satoshi), geçecek cemaatin karşısına; "Ey sevgili inananlarım..." diyecek, sonra başlayacak her hafta bir pokémonun özelliklerini, yaşam şartlarını, zayıf noktalarını, nasıl evrim geçirdiğini ve sevdiği şeyleri vs. anlatmaya... Ne de güzel olmaz mı? Tapan olmaz mı sandın? Olur! Bal gibi de olur, hele bir çıksın o meydanlara, çıksın anlatsın o şukela, sevimli tipiyle... Giysin, boğazına kadar iliklesin gömleğini, alsın yanına Pikachu'yu, sabahları TRT Çocuk'da anlatsın pokémonun nelere kadir olduğunu, olmaz mı! Sen ne sandın Satoshi'yi! Dinli lider de olur, Amerikalara da kaçar. Yapamaz mı! Japonu küçümsemeyeceksin, küçümsemek her zaman kaybettirir arkadaş, bunu söylerim ben. Amerikan ne de güzel özetlemiş, gerçekleri göz önüne sermiş "Chinpokomon" ile... Bizler de her zaman tetikte olmalı, her zaman korkmalıyız Japondan... Baskıcı hükumetin direnmelerine rağmen hala bu gençlik Türkçe pokémon izleyebiliyorsa bu ülkede, o vakit Japonun gücünü göz ardı etmek ahmaklıktır...
Bu bilimsel hipotezimden sonra son olarak değinmek istediğim şey şudur ki; Pokémonun benim üzerimdeki etkisi, getirip götürdükleri henüz net değil. Yani dedim ya, pokémon sayesinde bugün tanıştığım bir çok insan ile tanıştım ve tanışmaya devam ediyorum. Peki sonu ne mi olacak? Hep beraber göreceğiz ancak pokémonun hayatlarımız üzerindeki etkisinin, bir sonraki nesil üzerinde de süreceği şimdiden belli oluyor. Çünkü Satoshi zengin biri ve henüz yeterince zengin olduğunu düşünmüyor sanırım. Gençlerin önünü açtığı sürece, benim açımdan bir sorun olmasa da, eğer beni nüfusuna geçirirse o zaman işler değişebilir! Ya da beni evcil hayvanı veyahut "pokémonu" olarak besleyebilir de, hiç fark yapmaz! Dilediği pokémonun kılığına girer o sesleri bir bir çıkarırım. PokéTopa girmek konusunda emin değilim ama pokétoptan bir kulübe de fena fikir değil hani, ilginç(!) bir deneyime benziyor... Sonuç olarak: Çocuklarınızı tutabiliyorsanız bu hastalıktan uzak tutun! Çünkü hayatlarını derinden etkileyebilecek bir metafordur ve takip etmek için yığınla para gerektirir ki ailenin ekonomisi için pek zararlıdır.

23 Temmuz 2010 Cuma

Çıplak Ayaklar

Sıcak bir temmuz gecesi düşünün. Yeterince sıcak koltuğunuzda oturuyor ve havanın ne kadar sıcak olduğundan yakınıyor, hatta bu çemberi genişletip etrafınızdaki insanları da ne kadar sıcak olduğu ile ilgili gereksiz bir hatırlatma ile boğuyorsunuz. Gerçekten sıcak... Sıcak kelimesi bu havalarda pek de rahatsız edici öyle değil mi? Sıcak. Sıcak. Sıcak... Hissetmiyor musunuz? O halde, kuvvetle muhtemel bulunduğunuz odada bir klima var elektrik saati vızır vızır dönüyor... Peki; Tüm bu sıcak saçmalığı psikolojik olarak sizi havaya sokmak içindi. Çünkü benim über-şukela bir hayalim var. Sürekli bunu düşünüyorum, hiç aklımda çıkmıyor. Ne mi bu? Elbette şu: Tüm insanlık kıyafetlerini bir an önce çıkarmalı! Ciddiyim, 21.yy insanları olarak artık yeni bir şeyler yapmalıyız, yeni bir çağ ve yeni bir görünüm... Elbette şu bilim-kurgu filmlerindeki garip-guraba kıyafetleri giyeceğimizi düşünmüyorsunuz değil mi? Aslında moda, bize sonunda bunu da yapacaktır ama muhtemelen "moda" deyip biraz eski biraz yeni, yeniden bugünün ya da daha öncesinin modasını bizlere yedirmeye çalışacaktır. Her neyse, sizlere "soyunmamız gerektiğinin" gerekçesinizi izah edeyim.
Önce biraz geriye gidelim. Hazır olun çünkü klişe bir örnek geliyor... Neden çıplak doğuyoruz bir fikriniz var mı? Doğru! Çünkü annemiz, karnında bize pek çok olanak sağlayabiliyor. Ama giyecek bir şeyler veremiyor. Kafamızı sokacak bir yuva, sınırsız yiyecek ve sıçma derdi bile yok, neredeyse mükemmel. Ama giyecek bir şeye ihtiyaç duymuyoruz. Peki neden doğar doğmaz bebekleri bir şeye sarma ihtiyacı duyulur? Bebeği korumak için mi? Saçmalık! Size neden olduğunu söyleyeyim; Korkuyoruz! Ta bebeklikten itibaren, insanların yeniden çıplak gezecekleri günün gelmesinden ölesiye korkuyoruz. Bu yüzden ta bebekken bir şeye sarılıyor ve bir türlü çıplak kalmamıza izin verilmiyor. Bundan bıkmış biri olarak ne yapmamız gerektiğinden bahsetmek istiyorum.
Önce hayal edin; Evden çıkmışsınız ve gitmeniz gereken yer neresi ise oraya doğru yola koyulmuşsunuz. Hava oldukça sıcak ve tek bir bulut bile yok. Yürümeniz neredeyse imkansız bu yüzden bir otobüse biniyorsunuz. Ama o da ne! Bıyıklı Otobüs şoförü çırılçıplak ve hala otobüse binmediğiniz için de acayip sinirli. Suratınıza doğru tükürmek suretiyle size bağırıyor ancak bir sonraki otobüsü de beklemek istemiyorsunuz, o yüzden içeri atlıyorsunuz. Bir yer beğenip oturacaksınız ama her yer dolmuş bile. Ayakta kalmışsınız ve manzaranın uygun olduğu bir yere yürüyorsunuz. Bu belki iri yapılı bir oğlan ya da şöyle iri göğüslü bir genç kız... Cinsel tercihlerinizin tercümanı olamayacağım için bu kısmı atlıyorum. Otobüste bir göz ziyafeti çektikten sonra bütün gününüzü geçireceğiniz kalabalık yere girdiniz ve şanslı iseniz tüm gün ziyafete devam ettiniz. Dönerken de bu olaylar tekrar edecektir. Tamam biraz da mahrem katalım bu işe, mesela; Arkadaş ortamındasınız ve kızların(ya da erkeklerin) ne zaman geleceğini bekliyorsunuz. Ya da çoktan buluştunuz ve gözünüzü karşı cinsinizden(eşcinseller şeyimi yalabilir, onları bu örneğe dahil etmiyorum) alamıyorsunuz. Tabii bir saate işe koyulacaksınızdır ama hala aynı ortamdaysanız artık yavaşça ronta yatacaksınız çünkü etrafınızda başka kimseler de olacak. Peki bunlar rutuni bağlayınca sıkılacağınızı mı sanıyorsunuz? Hayır. Hiç de sıkılmayacaksınız çünkü bu ideanın bir başlangıç ve bitiş noktası var. Şimdi gelin biraz bilimsel hesaplama yapalım. Bir yıl boyunca en uzun gün ve en uzun geceyi yaratan şey nedir? Dünya düzleminin yörünge eksenine 23°C eğik olması, evet! Akabinde mevsimler ve gece gündüz gibi şeyler oluşuyor ya da benzer bir şey. Coğrafyam hiç bir zaman iyi olmadı. Ama sonuç olarak bu durum bize, en uzun günü ve en uzun geceyi veriyor. Peki hangi tarihler bunlar? 21 Haziran ve 21 Aralık. Haziran ve Aralık ayları arasında kaç ay bulunduğunu hesapladığımızda, çok şaşırtıcı bir sonuç bekliyor bizleri çünkü cevap aynı: Beş! Evet, bu beşer aylık iki dönemi ortandan ikiye bölersek Mart ve Eylül aylarına ulaşmış oluyoruz. Tam bir tarih belirtmek inekce olacağından, en uzun günü ve geceyi bulan amcalara hürmeten, tarihi: "21 MART ve 21 EYLÜL" olarak belirledim. İşte bu tarihlerde insanlar kıyafetlerini çıkarıp, geri giyecek. Böylece insanlar her yıl bu dönemi heyecanla beklerken, yaklaşan sıcaklara karşı da acayip bir önlem almış olacaklar...
Elbette bu durumun yan etkileri olacaktır, bu yüzden bir takım önlemleri de beraberinde hayata sokmalıyız. Mesela, sıcaklardan yanan omuzlarımız için daha fazla güneş kremi. Bence güneş yağı sektörünün daha fazla ilgiye ihtiyacı var. Ve elbette yolda yürürken, yüksek sıcaklığa dayanamayıp isyan edecek ayaklarımız. Onları da düşünmeli ve parmak arası terliklere bir şans daha vermeliyiz. Biliyorum, gerçekten de gay işi ama bir çok heteroseksüel erkek çoktan olayı kabul etti. Ve son olarak; Olayın biraz da ailevi durumuna göz atmalıyız. Yeni evlisiniz ve evde sıcaklar dolayısıyla çıplak gezen bir çocuğunuz var. Çocuk daha 2-3 yaşında ve acayip sevimli. Peki ya ergenlik dönemine geldiğinde? İlkokul çağında soracağı soruları hesaba katmıyorum bile! Ama ergenliğine girdiğinde ve cinsiyetini keşfettiğinde artık yapılacak bir şey kalıyor: Çocuğu evden atmak. Evet, gördüklerinden etkilenip, ailesiyle ilgili yanlış düşünceler edinmemesinin en sağlıklı yolu onu evden uzaklaştırmaktır. Eğer ailenin gücü yetiyorsa, çocuğa başka bir ev açılabilir ama durumu olmayanların çocuklarının hikayesi muhtemelen; Sıcakların da etkisiyle fena halde azmış, bir grup çıplak adamın kucağında son bulacaktır... Bu konuda bir şey yapılmaması, yapılmasından belki daha hayırlı olacaktır çünkü aksi takdirde, tüm gün boyunca çıplak kadın ve erkek gören ancak sevişecek kimsesi olmayan kesim, sonunda isyan çıkaracak ve ailelerimize tacize başlayacaktır. O yüzden, geleceğimiz için yavrularımızı gözden çıkarmalıyız. Bu en doğru yol olacaktır. Çocuklarımız da büyüyüp kendi yuvalarını kurduklarında(hayatta kalmayı başarabilirse) doğru olanı yaptığımızı anlayacaklar ve bize anlayış göstereceklerdir. O zamana kadar muhtemelen sizden nefret edip, tanımadıkları kişilere anne-baba diyeceklerdir, buna aldırmayın. Düzelecektir...
Son olarak bir şeyin üzerinde dikkatinizi cezbetmek isterim; Dilediğiniz kadar kıç ve bir çok mahrem bölgeye bakabilme hakkı. Afrikalılar bunu yüzyıllardır yapıyor, üstelik tüm bit yıl boyunca! Belki bir gün biz de, tüm seneyi çıplak geçirebilir ve birbirimize daha çok bakabiliriz. Teknolojinin buna imkan tanıyacağız günleri merakla bekliyorum...

Not: Eşcinseller şeyi mi yalamasa da olur. Yalnızca dalga geçiyordum...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yaşlı İnsanlardan Nefret Ediyorum


Öncelikle bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Aramızda kaç kişi, yaşlılara gerçekten değer veriyor ve onları görmezden gelmiyor? Size sürekli harçlık veren ve dizlerine oturmanızı isteyen dedeleriniz ya da ninelerinizden bahsetmiyorum. Ben bir çok kez onları görmezden geldim. Ve bunu tamamen refleks olarak algılıyorum, istem dışı yaptığım bir şey ama hiç bir zaman bu yaptığımdan utanmadım. Hem onlar da kokuyorlar! Ne yapabilirim! Kokarken bir yandan da ağzından salyalar akması hiç de hoş bir görüntü değil. Üstelik ağzında yalnızca iki diş kalmışken beni öpmeye kalkman gerçekten de çok seviyesiz bir hareket. Kendinden utanmalısın. Çocuklarına daha fazla utanç kaynağı olmadan, hayatına son vermelisin seni pis, kokuşmuş, altına bez bağlayan, bitli ihtiyar! Biliyor musunuz? Bir gün bu hale geleceğimizi bile bile buna izin vermemeliyiz. Ellimizden sonra kendimizi öldürmüş olmamız oldukça yerinde bir davranış olur. Onurlu insanlar kimseye yük olmak istemezler değil mi? Sizleri aydın, çağdaş ve 21. yy insanları olarak görüyor ve bu konuya hassasiyetinizle yaklaşmanızı arzu ediyorum.
Yaşlı insanların ne kadar tuhaf yaratıklar olduklarından söz etmeme gerek var mı? Gün geçtikçe yalnız ve etraflarına zarar verecek potansiyel suçlular haline geldiklerine dikkatinizi çekmek isterim. Bunu yaşanmış olay ile örnekleyelim: Ne zaman canım sıkılsa biraz yalnız kalmak için boğaza iner ve bir banka oturur saatlerce boğazı izlerim. Ya da izlemek isterim demem gerekirdi sanırım çünkü ne zaman bunu denemeye çalışsam bir yaşlı hemen yanıma oturur ve bana kendi boklarından bahseder durur. 'Git başımdan lanet yaşlı! Bokların umurumda değil!' demek istesem de, bunu beden dili ile gayet iyi yaptığımı düşünüyorum. Beyoğlu'nda ki anketörleri(özellikle seksi olanları) nasıl başımdan savabildiğim de, buna iyi bir örnektir... Eğer yaşlı, istenmediğini anlarsa biraz daha yanımda oturur. Çünkü yaşlıdır ve güçsüz ayakları onu uzun süre ayakta tutamıyordur. Böylece kuru götünu biraz daha yanımda tutar ve defolur. Peki eğer; "yaşlıya ilgi gösterirseniz ne mi olur?" Size ne olacağını söyleyeyim: Sempatik tavırlar sergileyip size kendini dinletebilmeyi başaran yaşlı, kendisinin bile net hatırlayamadığı yerlerde çekilmiş bir takım fotoğrafları çıkarıp, bir bokmuş gibi size yedirmeye çalışır. Bunun arkasında, yalnızlığın vermiş olduğu şizofreni ya da sübyancılık yatıyor olabilir. Her ikisi de sakıncalıdır. Bir yaşlının size uzattığı şekeri asla yalamamanız gerekir. Yaşlılardan asla bir şey almayın. Yaşlılardan asla "para ile" bir şey almayın. Polis ile başınız belaya girebilir...
Yaşlı sizi saçmalıklarıyla taciz edip gitmeden önce, eğer sizden yüz bulamadıysa ne kadar yaşlı ve aciz olduğuna dair sözler edip oradan eli boş uzaklaşacaktır. Eğer sizden iş çıkacağını düşündüyse, size telefon numarasını verecek ve hatta daha ileri gidip telefon numaranızı isteyecektir. Vermeyin! Yaşlı sizi rahatsız edebilir. Yaşlı insanlarla her hangi bir şeyin takasını yapmayın. Kurnazdırlar ve sizi kazık atabilirler... Son olarak değinmek istediğim bir şey var ki, o da; Bir yaşlı haline geldiğinizde, sakın sizden yaşça küçük insanlarla arkadaşlık edebileceğinizi düşünmeyin. Her yaşın bir güzelliği vardır ve her türlü ilişkiyi yaşınız müsaitken deneyin. Esrar mı içeceksiniz, sağlınız buna izin verirken yapın. Ya da üçlü mü yapacaksınız, gücünüz yerindeyken bunu deneyin. Avrasya Maratonuna katılacaksınız bunu ellinizden sonraya bırakmayın. Yeterince açık izah edebildim mi? Yaşlanınca yalnız kalacağınızı düşünüyorsanız... Bu doğru. Bu nedenle, şimdiden yaşıtınız bir çok kimseyle güçlü arkadaşlıklar edinin. Böylece altmış beşinize geldiğinizde, tanımadınız bir veledin yanına oturup kendinizi acındırmanıza gerek kalmayacaktır...